Bir Susuzluk Yazısı

<<< Geri Dön

DOĞA ASLA AFFETMİYOR (Bir Susuzluk Yazısı)

Çok değil daha geçen yılın şubat-mart aylarıydı… birbirimize sevdiğimiz slaytları gönderip üzerine yorum yaptığımız günlerin birinde “2070-Susuzluk” diye bir slayt geldi e-posta adresime… 2070 yılında 50 yaşında olan bir insanın mektubuydu slayta konu olan ve susuzluğun yarattığı çaresizliğin insanoğlunu nasıl bir cehennemde yaşamaya zorladığının resimlerle desteklenmiş etkileyici bir öyküsüydü anlatılanlar…

O zaman daha başkentteki su kesintileri yaşanmamıştı; fikrimizce nisan yağmurlarına gebeydi doğa… öyle umuyorduk… hatta belki de umut etmeyi gerektirecek kadar düşünmüyorduk bile bu konuları…

Seçim telaşı; sloganlar; e-muhtıra; zincirleme mitingler; en yüksek rakımlı tepenin göz kamaştıran aurası ve aslında toprakla suyun hiç de umurunda olmayan daha bir çok gündem maddesi… bilim adamlarının ya da yıllardır gırgıra alınan yeşil çocukların kuraklık söylemleri bu kadar önemli dünyevi meselelerin arasında soft magazin kıvamında çok az yer buluyordu… böyle böyle girdik yaza…“çok sıcaktı işte…””bu yaz da kavruluyorduk canım” ...o kadar mayıs böyle geçti… haziran böyle… temmuzu öyle yarıladık… sakın yaz boyu yan gelip yattığımızı düşünmeyin; çok meşguldük… susuz toprakları vatan; susuz insanları tebaa edinecek kadroları seçtik bu arada… yaz yüreğimizi kurutsa da eskiler bilir ya; “üzülme” diyordu annem; “ağustos’un yarısı yaz; yarısı kış… ağustos 15’den sonra kış kokuları gelir”

Gelmedi; susuzluktan çatlamış toprağa bir teselli nağmesi inmedi gökyüzünden... havai fişekler ve histerik çığlıklarla karşıladığımız milenyumun 7. yılında bambaşka bir iklimin çocukları olarak uyandık sonbahara… aynada yüzümüze bakıp inanamadık; hava durumu bültenlerinde günlük sıcaklıkların yanı sıra “barajlardaki doluluk oranlarının” verildiği ve bu oranların korkunç seviyelerde seyrettiği kurak bir iklimin çocuklarıydık artık… yaşlılarımızı ve bebeklerimizi gündüz vakitlerinde sokaktan sakınan endişeli çöl insanlarıydık artık…

Güzel Ankara’daki sonbahara dair bütün anılarımızı yağmurla el ele; göz göze; dudak dudağa süsleyen eylül ayı da sona erdi derken birkaç gün önce… ekim’i yemeye başladık kurak ömrümüzden; şu aralar barajlardaki doluluk oranları yüzde 2’lerde seyrediyor…

Aylar sonra arşivden çıkartıp o bahsettiğim slaytı yeniden izledim; 2070 yılında 50 yaşlarında olan ancak susuz geçen bir ömrün yıpranmasıyla 85’inde görünen bir adamın eski günlere öykünüşü var bu anlatıda… şöyle anlatıyordu 2070’in dünyasını; haydi hep birlikte ona kulak verelim mi?

Korkarım ki yaşamak için çok vaktim yok. Çünkü ben bu topluluktaki en yaşlı insanım. 5 yaşında bir çocuk olduğum günleri hatırlıyorum; o zamanlar her şey çok farklıydı; Parklarda pek çok ağaçlar, evlerde güzel bahçeler vardı. Ve ben yarım saat boyunca büyük bir zevkle duş alırdım. Bugünlerde ise cildimizi temizlemek için mineral yağlı havlular kullanıyoruz. Eskiden kadınların güzel saçları vardı; Şimdi ise başımızı su kullanmadan temiz tutmamız gerektiği için saçlarımızı tıraş etmek zorundayız. Eskiden benim babam arabasını hortumdan akan su ile yıkardı. Şimdi ise benim oğlum suyun bu şekilde ziyan edilebileceğine bir türlü inanamıyor. Sanayi durma noktasında; işsizlik korkunç; Yegane iş alanı deniz suyunun tuzunu çıkarıp kullanılabilir hale getiren fabrikalar.Ve işçiler maaşlarının bir bölümünü içme suyu olarak alıyorlar. Eskiden yetişkin bir insanın günde 8 bardak su içmesi tavsiye edilirdi. Şimdi ise benim sadece yarım bardak su içmeme müsaade ediliyor.
Biz artık bir kere giyilip atılan giysiler giymek zorundayız; bu da çöp miktarını arttırıyor. Kanalizasyon sistemi çalışmadığı için fosseptik kullanıyoruz.Dış görünümümüz korkunç; susuzluk nedeniyle kırışık sıska ve ultraviyole ışınları nedeniyle yaralarla dolu vücutlar. Ozon tabakası iyice inceldiği için ışınlar çok daha kuvvetli. Cilt kanseri,mide bağırsak enfeksiyonları ve idrar yolları sorunları ölümlerin ana sebepleri. Erkeklerde sperm oluşum morfolojisi değiştiği için bebekler fiziksel sakatlıklarla doğuyor. Devlet soluduğumuz hava için bizden para alıyor; Bu parayı ödeyemeyen insanlar dev mekanik akciğerlerle havalandırılan bölgelerden kovuluyorlar.Ortalama insan ömrü 35 yıl. Hala biraz yeşil alanı olan bölgeler silahlı askerlerce korunuyor. Su artık her şeyden daha değerli bir hazine. Oğlum gençliğimden söz etmemi istediğinde ona yeşil tarlaların ve çiçeklerin güzelliğini, yağmuru, nehirlerde yüzmenin, balık avlamanın, istediğimiz kadar su içebilmenin ne büyük bir zevk olduğunu anlatıyorum.Oğlum bana “babacığım şimdi niye su yok?” diye soruyor. Acı çekiyorum.

Aslında daha uzayıp gidiyor bu mektup çünkü susuzluğun acıları cümlelere sığmıyor… umarım bir gün bizler de çocuklarımıza böyle anılardan bahsetmek zorunda kalmayız ve zararın bir yerinden dönüp gerçekle yüzleşmeyi başarırız…çünkü doğa asla affetmiyor… kendisine yapılan kötülükleri asla unutmuyor ve özüne ait olmayan her ne varsa yüzyıldır ağzına tıkıştırmaya çalıştığımız; yermiş gibi yapıp eninde sonunda büyük bir öfkeyle kusuyor üzerimize…çünkü doğa dostlarım; asla affetmiyor…

 

Yonca

Yazarın Önceki Yazıları

Ana Sayfa | Çayyolu Haber | Önemli Telefonlar | Çayyolu Harita | Nöbetci Eczaneler

  Kültür - Sanat | Gezi | Etkinlikler | Sağlık | Hobi - Spor | Restoran | e-mail  


©2005, Bu Bilgiler Çayyolu Haber Bülteninden alınmıştır