Ankara;
Şehircilikte Arabesk Değil, Araplaşan
Bir Yozlaşma İçindedir.
Şeker
bayramında İstanbul’dan gelen
konuklarımla, Ahmet Taner Kışlalı
parkında gezinirken; arkadaşım bulvar
üzerindeki tabelayı okuma zorluğu içinde
bana gösterirken, nasıl cevap vereceğimi
bilemedim. Çünkü, Ankara’da bu tip
gelişmeleri kanıksar olmuştuk.
Arkadaşımın eşi bu tuhaf ve çok uzun
ismin üçüncü parçasını tanımıştı.
”Bangladeş devlet başkanı” dedi.
Çayyolu’nun bir sakini olarak, zaman
içindeki tepkileri aktarmaya çalıştımsa
da, endişelerini gideremedim. Semtin
duyarlı örgütü, Çayyolu Platformunun
etkili girişimlerini, Bulvarın ismine
tepki gösteren sakinlerin, tepki
tabelası yaptırarak "Cumhuriyet
Devrimlerinin Bekçisiyiz Bulvarı" diye
değiştirdiğini aktardığımda, “Sonuç”
dedi. Tabi ki sonuç yoktu. Belediye
yönetimlerinde “dediğim dedik”
anlayışıyla kendi isimlerini dahi
sokaklara koyanların dayatmacı
uygulamalarıyla kamuoyu sindirilmişti.
Ankara’da
olduğu gibi Türkiye’de giderek Araplaşan
bir kültürün yozlaşmacı baskısını
görmeği kanıksar olmuştur. Çayyolu’nda
ana bulvara böyle bir ismi koyan zevata
sormak gerekir; “efendi, siz bu ismi
koyarken, batı ülkelerinde olduğu gibi,
sakinlere sordunuz mu?” Hayır. “velev ki
sordum” anlayışı, yukarıdan aşağıya
traji-komik bir belediyecilikten
ibarettir.
Büyükşehir Belediyesinin Fotoğrafı:
Ankara’daki şehircilikte kirlenmeyi ve
yozlaşmayı görmek için,arada bir
dışarıdan (Avrupa) çekilen fotoğraflara
bakmamız gerekir. Modern Türkiye’nin
başkenti diye övündüğümüz(!) Ankara’nın
başkent olarak kurulduğu dönemleri
görmek ve bugünle mukayese etmek için,
Büyükşehir Belediyesi’nin toplu taşım
araçlarında dağıttığı bir derginin
içindeki “Tarihte Ankara” sayfalarına
kerhen de olsa göz atmak yeterlidir.
Söz konusu
dergi, belediyenin sözde yoksullara
paket dağıtım hattının tanıtım aracı
olmamın yanı sıra tarihi ve güncel
Ankara fotoğraflarına da bir sayfada yer
vermektedir. Bu işi yaparken son
yıllardaki yozlaşmayı da ortaya
koymaktadır.
1923’ten
itibaren Ankara’da modern şehirciliği
başlatan ünlü mimar ve heykeltıraşların
çizgileri giderek kaybolurken, şehrin
silueti değişmektedir (TMMOB’ yayını
olan; “Ankara’da ki Tarihi Binaların
Kimliği” adlı kitapçık görülmeye değer).
Kızılay-Güven
Park’ta Avusturyalı mimar Holzmeister’in
yaptığı Zafer anıtı bakımsızlıktan,
mezbele haline gelen park içinde
görünürlüğünü yitirmeye yüz tutmuştur,
amaçta budur.
Sayısız
örnekler içinden, Selçuklu dönemine ait
zarif bir taş yapı olan “Ak Köprü” ve
daha nice eserler adeta maksatlı bir
şekilde bataklık içinde kaybolmaktadır.
Kültür
Bakanı Günay’ın göreve geldiğinde TV’de
söz verdiği, Tarihi Meclis Binasının
etrafındaki büfe ve seyyar satıcıların
işgaline son vermesi çalışmaları
sonuçsuz kalırken, cumhuriyetin
kurulduğu yüce makamın bahçe duvarları
satıcı tezgahlarıyla özellikle hafta
sonları bir panayır görünümündedir.
Tandoğan
meydanında bir oldu bittiyle depoya
kaldırılan ”Su Perisi” heykeli yerine
koyulan betonarme fincan bardak ve kedi
köpek figürleriyle farklı bir şehircilik
anlayışı yansıtılırken evrensel
sanat,”tükürürüm böyle sanata”
anlayışıyla sırra kadem basmıştır.
Atatürk
bulvarı ve GMK bulvarının bir kısmının
orta yerinde inşa edilen kademeli su
arkı ve fıskiyeler, susuzluk yaşayan bir
şehirde sadece Araplaşmanın bir örneği
olarak durmaktadır.
Atatürk
Bulvarı üzerinden, Cinnah Caddesi
boyunca yürümenin keyfini bilmeyen bir
Ankaralı düşünmek mümkün müdür.
İnsanların kol kola yürüdüğü güzelim
yollar, transit alt geçitlerle
daraltılırken yürüme ve konuşma
özgürlüğü ellerinden alınmıştır.
Bir yılan
hikayesi olan Ankara amblemi mahkeme
kararlarına rağmen, dayatmacı bir
şekilde beton kalıplarla aktarılan
yerlerde gizemli bir korunmaya
alınmıştır.
Başkentlerin Mukayesesi:
Ankara’da şehirciliğin neden
gelişemediğini mukayese için ille de
Paris,Viyana gibi örneklere gerek yok,
Sovyetler birliğinden ayrılan Doğu
Avrupa başkentleri yada Orta Asya’daki
başkentlere bakmak çok daha kolay
olacaktır. On yılda büyük değişiklik
kazanan; Bakü, Almata, Taşkent gibi
şehirler, çağdaş atılımlar gösterirken,
Ankara’nın alt geçitlerle çağ atladığını
iddia edenlere gülerler.
Türkiye
genellemesinde;İstanbul’daki birkaç
gökdelenle övünenlere, Hong Kong ve
Singapur’un siluetini yansıtan
fotoğraflara bakmalarını salık veririz.
İstanbul’u bin yıllık tarihi kent diye
abartarak, doğulu övgü dizicilikle,
(aşağılık duygusu) olimpiyatlara aday
gösterdiğimizi hatırlarsak, sokakları
lahmacun kokan ve kendi kendimize
koyduğumuz adıyla “dünya kenti”
İstanbul’un Ortaköy’ünde, Eminönü’nde
kollarından çekerek müşteri avlayan
fesli şalvarlı garsonların yozlaştırdığı
Araplaşmayı kimse yadsıyamaz.
Alman
Spiegel dergisinin son sayısına kapak
olan iki Türk kızının fotoğrafları
arasında fark, Nişantaşı’nın sarışınları
değil, adeta Bağdatlı hatunları
anımsatırken, derginin üzerindeki
“Türkei” yazısı dahi Arap harf grafiği
ile hazırlanmıştır. Kendi çabalarımızla
getirmeye çalışılan noktada, biz
kendimizi her türlü objede nasıl
tanıtmaya çalışırsak, başkaları da bizi
öyle algılamaktadır. Gerçek budur.
Kim ne
derse desin, Ankara ve İstanbul başta
olmak üzere kentlerimizin içine düştüğü
görsel kirlilik ve yozlaşmanın nedeni,
çağ gerisi anlayış ve yönetim
bozukluğudur.
Bir grup
mutlu azınlığın içselleştirdiği gibi; ne
Nişantaşı İstanbul’dur, nede Tunalı
Hilmi, yada Çayyolu Ankara’dır. Her iki
kentin fotoğrafında son yıllardaki
kirlilik ve yozlaşmayı yakından görmek
için, Spiegel dergisine bakmak
yeterlidir.
Sonuç
ve Yılan Hikayesi Yanlışlıklar:
Çayyolu metro inşaatı, yerel seçimlerin
yaklaşmasıyla potansiyel rey deposu
olarak ümit edilen Sincan’a önceliğinin
verileceği basından öğrenilirken,
Ankara’nın, hatta Türkiye’nin iyi
yönetilmediği bilinmektedir.
Yirmi
birinci yüzyılda, duyarlı insanların,
sadaka anlayışıyla sindirildiği ve
teslim alındığı bir ortamda, belediye
başkanları top dağıtmakla, erzak ve
kömür dağıtmakla siyaset yapabilmenin
aczi içindedir. Bu yanlışlığı giderecek
yegane dinamik medeniyettir,
çalışmaktır, üretmektir.
Şehir
plancılığında ve mimaride öncelikli
kural, çevreye uyum ilkesiyle çelişen ve
tam bir gece kondu yığını olan
“Gökkuşağı” projesi, sözde metro
geçidinin tamamlanmasıyla çalışabileceği
var sayılarak utanç abidesi olarak
eskimeye bırakılmıştır.
Mithatpaşa
ve Meşrutiyet caddeleri üzerinde trafik
ışıklarına rağmen inşa edilen, hiç bir
estetiği ve fonksiyonu olmayan sözde üst
geçitlerin, ne işe yaradığını anlamakta
zorlanmaktayız. İşin kötüsü; her haliyle
çağdışı olan, bu demir yığınlarını
“kaldırayım” demekte kimsenin aklına
gelmemektedir. Yaşlı ve engelli insanlar
için tehlike arz eden bu üst geçitlerin
işleyişinde yasal engeller mevcuttur.
Türkiye
BM'de imzaladığı; “Engelliler Hakkı
Sözleşmesi”ne ilk imza atan ülkelerden
biri olarak yerel yönetimleri sorumlu
kılmıştır. Ama kim duyacak, kim
dinleyecek…
Saygılarımla.
Tuncer KIRHAN